Archive of ‘Uncategorized‘ category
The Lost Room
Son zamanlarda izlediğim en başarılı dizilerden biri. Sonuna doğru fantazinin sınırları abartılarak zorlansa da, tüm hikayenin bir motel odası ve buradaki eşyalar üzerinden kurulması ilginç. Cağdaş bir “Alice Harikalar Diyarında” uyarlaması. (ATK’ya teşekkürler bu arada)


Kültür Merkezi >< Merkezi Kültür
“Kültür Merkezi” ne kadar anlamsız bir terim haline geldi. Mimarlık fakültelerinin değişmez bitirme projesi konusu. Hemen hemen tüm mimarlar oğrenciliğinde bir “Kültür Merkezi” çizmiştir. Hepsinde konser salonu, fuayesi, sergi salonları, prova odaları, kostüm depoları… Senaryoya göre her akşam dolup taşacak, artık hangi şehirde veya semtte yapılıyorsa oranın “kültürel aktivite ihtiyacı”nı giderecek… Aktivite derken konser, opera, bale, tiyatro… Aklınıza sanat denince ilk gelenler sanat alanları. “Kültür Merkezleri” senelerdir Türkiye’de “Merkezi Kültürün” evleri olarak hayal edildi, oyle davranıldı.
AKM yapıldığında opera, bale, senfonik müzik denince Türkiye’deki merkezi kültür alanlarını anlaşılıyor, ya da anlaşılması arzu ediliyordu. AKM’de bu kültür alanlarının merkezi idi… AKM’nin yıkılıp yeniden yapılma temennisi, bu kültür alanlarının artık merkezde değil kenarda kalmış olmasından kaynaklanıyor. Artık kültür ve kültürün ana ifade aracı olan sanat çok merkezli, hatta merkezsiz. Bu yüzden “Kültür Merkezi” lafı da içi boşalmış bir laf. Bir yapının “Kultur Merkezi” olması için hangi sanat disiplinlerinin evi olması gerekiyor? Sinema mı, hip-hop mu, video-art mı, Türk Halk Muziği mi, folklor mu, tiyatro mu? Hepsinin birden olduğu durum mu?
Devlet “Artık bu ‘Kültür Merkezi’ beni ifade etmiyor, yıkıp yeniden yapacağım” diyor. Hemen hemen herkes de AKM’nin mimarisine, bir simge olarak binaya odaklandı. Oysa devlet, ben artık “kültürün ve sanatın himayesini yapamıyorum” demek istiyor. “Benim benimsediğim, geliştirmek istediğim sanatlar AKM’de vücut bulanlar değil, ben Osmanlı kültürünü, Türk-İslam sanatını geliştirmek, yaymak istiyorum. Klasik sanatlar ilgi alanıma girmiyor, daha da ötesi çağdaş sanat, deneysel tiyatro, video sanatı, grafik tasarım sanatı, elektronik müzik, animasyon, dijital sanatlar gibi yeni alanları özel kurumlar geliştirsin, korusun.” diyor.
Klasik sanatlara merakım hemen hemen hiç olmadı, olamadı. Opera, bale, hatta tiyatro bana hiç hitap etmedi, edemedi. Ama yine de bu sanat alanlarının yok olmaması gerektiğini savunuyorum. Eskiden merkezde yer alan opera-bale-senfonik müzik, tiyatro gibi klasik sayılabilecek sanat alanlarının himayesini, merkezi devlet sosyal bir görev olarak üstlenmezse özel sektör hiç benimseyemez. AKM’nin işletmesi özelleştirildiği anda bu sanat alanları iyice sahipsiz kalacak demektir. Oysa AKM bir yapı olarak kültür mirası olduğu gibi, içerdiği fonksiyonlar itibarı ile de bir kültür mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği kültürel dönşümün mirasıdır, sadece yapısı ile değil, iceriği ile birlikte. Ancak görünen o ki, İstanbul bir 15-20 sene icinde opera oynanmayan, senfonik müzik çalınmayan, balesi olmayan bir metropol olma yolunda.
Yeni sanat disiplinleri için ise yeni mekanlardan çok yeni öznelere ihtiyaç var. Bu kültür alanlarını genişletme enerjisi olan, sürdürülebilir kurumlar, yapılar gerekiyor. Bu yapıların binaları, mekanları nasılsa bulunur İstanbul’da. Mesele mimarlık değil aslında.
Mimarlık Ortamında Kamusal Bulanıklık
Kamusal alan, kamusal mekan, bu mekanların üretiminde güdülen ideoloji, başta mimarlar olmak üzere herkesin imar faaliyetleri ve mimarlık üzerindeki kafa karışıklığı, kısaca kamusal bir kakofoniden söz etmek mümkün bu aralar.
“Kamusal Alan” kavramı Türkiye’de gündelik konuşma dilimize yerleşeli çok olmadı, en fazla on yıllık geçmişi vardır. Genellikle Türkçe’de birbirleri yerine kullanılmaya meyilli olduğumuz kamusal alan ve kamusal mekan terimleri aslında özünde Habermas’ın İngilizceye Public Sphere olarak çevrilen Öffentlichkeit kavramı ile ilişkilidir. Türkçe’de ise ‘Kamu’ kelimesi genelde Devlet ile ilişkilendirilmiştir. Meral Özbek’in ifadesi ile “… gündelik konuşmada ‘kamu’ dendiğinde hemen devlet gelir aklımıza; devlet idaresi, organları, kuruluşları, görevlileri ya da etkinlikleri gibi şeyleri, devlete ait ya da devlet kontrolünde yürütülen resmi bir alanı kastederiz. Halbuki, Habermas’ın dediği gibi, kamusal alan herşeyden önce toplumsal yaşamımızda kamuoyunun içinde oluştuğu alandır.”
“…tasarımı bir yaşam biçimi olarak benimsemiştir.”
Tasarımı bir yaşam biçimi olarak benimsemek nasıl oluyor?
Yaşam biçimleri hangi kriterlere göre ayrılıyor?
Trafik’te kaybolan paralar
Bugün = 1.5 saat gidiş - 2 saat dönüş = 3.5 saat
Ortalama 2 milyon kşi?i her gün köprülerden karşıya geçiyor, akşam dönüyorlar.
Ortalama bir araç 1 saaten kısa sürede karşıya geçemiyor.
Toplu taşıma araçlarını da sayarsak ortalama her araçta 2 kişi olduğunu düşünebiliriz.
2 kişi x 2.000.000 araç x 2 saat x 22 gün = 176 milyon saat/ay.
Bir kişi çalıştığında saatte yaklaşık 10 YTL kazansa (vergiler dahil ortalama 1760 TL/ay)
176milyon saat x 10 TL = 1.760.000.000 TL/ay (1 trilyon 760 milyar TL = 1 Milyar Euro)
1 milyar Euro x 12 ay = 12 Milyar Euro her yıl trafikte beklerken kaybettiğimiz para.
(Beklerken, dur kalk yaparken harcanan fazla yakıt haric! Ve sadece İstanbul’da…)
Deprem kutularına ne oldu?
İstanbul’da deprem konteynerleri vardı bir zamanlar. İçinde jenaratorler, battaniyeler, ilk yardım malzemeleri… Sonra reklam mecrasına dönüştü bu felaket kutuları (Yangın tuplerine reklam almak kimsenin aklına gelmemiş bugüne dek galiba?) Kimi zaman bu özenerek yapılm?ş turuncu çelik kutuların oturduğu zemin düz olmazdı. Bir köşesine dengeli dursun diye parke taşları filan koyarlardı. Ne oldu bu deprem kutularına acaba?
An Incomplete Manifesto for Growth
An Incomplete Manifesto for Growth
Written in 1998, the Incomplete Manifesto is an articulation of statements that exemplify Bruce Mau’s beliefs, motivations and strategies. It also articulates how the BMD studio works.
1. Allow events to change you. You have to be willing to grow. Growth is different from something that happens to you. You produce it. You live it. The prerequisites for growth: the openness to experience events and the willingness to be changed by them.
2. Forget about good. Good is a known quantity. Good is what we all agree on. Growth is not necessarily good. Growth is an exploration of unlit recesses that may or may not yield to our research. As long as you stick to good you’ll never have real growth.
3. Process is more important than outcome. When the outcome drives the process we will only ever go to where we’ve already been. If process drives outcome we may not know where we’re going, but we will know we want to be there.
4. Love your experiments (as you would an ugly child). Joy is the engine of growth. Exploit the liberty in casting your work as beautiful experiments, iterations, attempts, trials, and errors. Take the long view and allow yourself the fun of failure every day.
5. Go deep. The deeper you go the more likely you will discover something of value.
6. Capture accidents. The wrong answer is the right answer in search of a different question. Collect wrong answers as part of the process. Ask different questions.
7. Study. A studio is a place of study. Use the necessity of production as an excuse to study. Everyone will benefit.
8. Drift. Allow yourself to wander aimlessly. Explore adjacencies. Lack judgment. Postpone criticism.
9. Begin anywhere. John Cage tells us that not knowing where to begin is a common form of paralysis. His advice: begin anywhere.
10. Everyone is a leader. Growth happens. Whenever it does, allow it to emerge. Learn to follow when it makes sense. Let anyone lead.
11. Harvest ideas. Edit applications. Ideas need a dynamic, fluid, generous environment to sustain life. Applications, on the other hand, benefit from critical rigor. Produce a high ratio of ideas to applications.
12. Keep moving. The market and its operations have a tendency to reinforce success. Resist it. Allow failure and migration to be part of your practice.
13. Slow down. Desynchronize from standard time frames and surprising opportunities may present themselves.
14. Don’t be cool. Cool is conservative fear dressed in black. Free yourself from limits of this sort.
15. Ask stupid questions. Growth is fueled by desire and innocence. Assess the answer, not the question. Imagine learning throughout your life at the rate of an infant.
16. Collaborate. The space between people working together is filled with conflict, friction, strife, exhilaration, delight, and vast creative potential.
17. ____________________. Intentionally left blank. Allow space for the ideas you haven’t had yet, and for the ideas of others.
18. Stay up late. Strange things happen when you’ve gone too far, been up too long, worked too hard, and you’re separated from the rest of the world.
19. Work the metaphor. Every object has the capacity to stand for something other than what is apparent. Work on what it stands for.
20. Be careful to take risks. Time is genetic. Today is the child of yesterday and the parent of tomorrow. The work you produce today will create your future.
21. Repeat yourself. If you like it, do it again. If you don’t like it, do it again.
22. Make your own tools. Hybridize your tools in order to build unique things. Even simple tools that are your own can yield entirely new avenues of exploration. Remember, tools amplify our capacities, so even a small tool can make a big difference.
23. Stand on someone’s shoulders. You can travel farther carried on the accomplishments of those who came before you. And the view is so much better.
24. Avoid software. The problem with software is that everyone has it.
25. Don’t clean your desk. You might find something in the morning that you can’t see tonight.
26. Don’t enter awards competitions. Just don’t. It’s not good for you.
27. Read only left-hand pages. Marshall McLuhan did this. By decreasing the amount of information, we leave room for what he called our “noodle.”
28. Make new words. Expand the lexicon. The new conditions demand a new way of thinking. The thinking demands new forms of expression. The expression generates new conditions.
29. Think with your mind. Forget technology. Creativity is not device-dependent.
30. Organization = Liberty. Real innovation in design, or any other field, happens in context. That context is usually some form of cooperatively managed enterprise. Frank Gehry, for instance, is only able to realize Bilbao because his studio can deliver it on budget. The myth of a split between “creatives” and “suits” is what Leonard Cohen calls a ‘charming artifact of the past.’
31. Don’t borrow money. Once again, Frank Gehry’s advice. By maintaining financial control, we maintain creative control. It’s not exactly rocket science, but it’s surprising how hard it is to maintain this discipline, and how many have failed.
32. Listen carefully. Every collaborator who enters our orbit brings with him or her a world more strange and complex than any we could ever hope to imagine. By listening to the details and the subtlety of their needs, desires, or ambitions, we fold their world onto our own. Neither party will ever be the same.
33. Take field trips. The bandwidth of the world is greater than that of your TV set, or the Internet, or even a totally immersive, interactive, dynamically rendered, object-oriented, real-time, computer graphic–simulated environment.
34. Make mistakes faster. This isn’t my idea — I borrowed it. I think it belongs to Andy Grove.
35. Imitate. Don’t be shy about it. Try to get as close as you can. You’ll never get all the way, and the separation might be truly remarkable. We have only to look to Richard Hamilton and his version of Marcel Duchamp’s large glass to see how rich, discredited, and underused imitation is as a technique.
36. Scat. When you forget the words, do what Ella did: make up something else … but not words.
37. Break it, stretch it, bend it, crush it, crack it, fold it.
38. Explore the other edge. Great liberty exists when we avoid trying to run with the technological pack. We can’t find the leading edge because it’s trampled underfoot. Try using old-tech equipment made obsolete by an economic cycle but still rich with potential.
39. Coffee breaks, cab rides, green rooms. Real growth often happens outside of where we intend it to, in the interstitial spaces — what Dr. Seuss calls “the waiting place.” Hans Ulrich Obrist once organized a science and art conference with all of the infrastructure of a conference — the parties, chats, lunches, airport arrivals — but with no actual conference. Apparently it was hugely successful and spawned many ongoing collaborations.
40. Avoid fields. Jump fences. Disciplinary boundaries and regulatory regimes are attempts to control the wilding of creative life. They are often understandable efforts to order what are manifold, complex, evolutionary processes. Our job is to jump the fences and cross the fields.
41. Laugh. People visiting the studio often comment on how much we laugh. Since I’ve become aware of this, I use it as a barometer of how comfortably we are expressing ourselves.
42. Remember. Growth is only possible as a product of history. Without memory, innovation is merely novelty. History gives growth a direction. But a memory is never perfect. Every memory is a degraded or composite image of a previous moment or event. That’s what makes us aware of its quality as a past and not a present. It means that every memory is new, a partial construct different from its source, and, as such, a potential for growth itself.
43. Power to the people. Play can only happen when people feel they have control over their lives. We can’t be free agents if we’re not free.
Sarkaç Ev

Bir ailenin kısa dönem tatilleri ve haftasonu kalışları için tasarlanan SM evi, Asos’un yakınlarındaki köylerin birinde, dik bir yamaca bakan yolun hemen kenarındaki uzun bir arsaya yerleştirilmiş. Ege’nin muhteşem manzarasına odaklanan bu ev, İstanbullu bir ailenin kimi zaman huzur, kimi zaman dostları ile eğlenebileceği basit ama kullanışlı bir ev ihtiyacı ile Mimarlar Tasarım’a başvurmaları sonucunda ortaya çıkmış. Kendi basit barınma ve yaşama ihtiyaçlarının yanısıra evlerinin konforunu zaman zaman ağırlayacakları ziyaretçileri ile paylaşma isteği dışında fazla bir talepleri olmasa da, gerek yerleşim gerekse malzeme ve detaylardaki isabetli kararlarla mimarlar, basitliğin içinden doğabilecek zenginliği bir kez daha göstermiş oluyorlar. Tıpkı kendilerine Ağa Han ödülünü kazandıran ve aynı köyde bir kaç sene önce tamamlanmış B2 evinde olduğu gibi bu evde de anıtsal bir yalınlık hakim.
Mimarlık Fakültelerine İhtiyaç Var mı?
Geçen gün ilginç bir şey öğrendim. Dünyanın en eski üniversitesi MÖ 425 yılında İmparator Theodosius II tarafından temelleri atılan, ama ondan yaklaşık 450 yıl sonra, Bizans imparatoru III.Michail’in yerine yönetimde olan Bardas tarafından yeniden yapılandıran Konstantinapolis Üniversitesi imiş. Tabi ki üniversitenin tanımı farklılıklar taşıdığı için, dünyanın en eski üniversitesi için çeşitli karşı iddialar da var. Ne var ki, yönetimde özerkliğe sahip, araştırma-geliştirme misyonu üstlenmiş ve akademik olarak bağımsız bir kurum olan üniversite tanımının ilk örneğinin, Magnaura Üniversitesi olarak da bilinen İstanbul’daki bu kurum olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir.
Üniversite için özerklik en önemli kavramlardan biri. Ama üniversitenin esas görevi kendisine bahşedilen özerkliğin avantajı ile araştırma yapmak, bilim üretmek ve öğrencilerini eğitmek. Bu görevi, akademisyenleri ve bu eğitimi alıp araştırma yapmaya niyetli öğrencileri ile yerine getiriyorlar. Dolayısı ile üniversiteler aslında topluma profesyonel eğitim almış kişiler yetiştiren salt eğitim kurumları, yani okul değiller. Ne var ki, bilimin araştırma usulü ile genişletilmesi ve bundan insanlığın faydalanması gibi bir misyonu olması gereken üniversiteler, küreselleşen dünya ile farklı misyonlara sahip yapılara dönüşmeye başladı. Bill Readings’in özellikle günümüz Amerikan Üniversiteleri’ni ciddi bir şekilde eleştirdiği The University in Ruins (Harabe Halindeki Üniversiteler) kitabında, kurum olarak üniversitelerin ciddi bir değişim geçirdiğini vurguluyor. Her ne kadar Readings, üniversitelerin değişimini Bizans veya Antik dünyadaki üniversiteler ile kıyaslamasa da, altını çizdiği önemli bir husus var. Kıta Avrupası’nda doğan üniter bir üniversite kavramında Kant’la özdeşleşebilecek ilk modern üniversite modelinde akılcılık, mantık ve birey esas omurgayı oluştururken, Humboldt’la özdeşebilecek daha sonraki dönemlerin üniversitesi “kültür” eksenini benimsemişti. Kültür eksenli bir modelde bireyler yerine, milliyetlerin odak alınması nedeni ile devlet-üniversite ilişkisi eskisinden de kuvvetli ve çoğu zaman da üniversitenin temelini sarsıcı bir ilişki haline geldi. Bugün Türkiye’de “kamusal alan” tartışmalarının hemen hemen tamamının üniversiteler üzerinden yürütülmesi de muhtemelen bu sebepten kaynaklanıyor. Türkiye’nin henüz atlayamadığı bir üçüncü safha ise Readings’in kitabında bahsettiği mükemmeliyetçiliğin eksen alındığı üniversiteler dönemi. Bu sefer birey ve milletin de ötesine geçen, dünyanın kültürel ve siyasi sınırlarını da altüst eden ve küreselleşme ile adlandırmaya çalıştığımız teknokratik düzen üniversitelerin ekseni oldu. Readings’e göre amacı mükemmelik olan teknokrat üniversite modeli aslında üniversite kavramının simulacra’sıdır. Eleştirilerinde hedeflediği Amerikan üniversitelerinin çoğunu ticari kaygılarla yönetilen şirketlere benzeten Readings’in söylemlerinin bir benzerini ise Knowledge Factory (Bilgi Fabrikası) kitabında Stanley Aronowitz daha sert eleştirilerle üretiyor.
Kurumsallaşmış ve devasa bütçelere sahip üniversitelerin birer fabrikaya dönüştüğünü savunan Aronowitz ve Readings aslında Amerikan üniversitelerine bir parça haksızlık ediyorlar. Çünkü Amerikan üniversiteleri, küresel kapitalizmin araçlarını ve avantajlarını kullanırken hala evrensel bilimin genişlemesinde en önemli kurum konumundalar. Readings ve Aronowitz Türkiye veya benzeri ülkelerdeki üniversite modellerini inceyeleyecek olsa bu kadar keskin ve net söylemler muhtemelen üretemeyeceklerdi.
Üniversitelerin temel görevlerinin bilim üretmek, araştırma yaparak evrensel bilimin gelişme araçlarını üretmek olduğunu kimse yadsımasa da, günümüzde bu temel misyon Türkiye’de neredeyse ikinci planda kalmış durumda. Pek çok üniversite fakültesi kendi sektörlerine profesyonel eğitim almış çalışan yetiştirmek için çabalayan, bilimden çok insan üreten kurumlar haline gelmiş durumda.
Türkiye’deki üniversitelerin, özellikle devlet üniversitelerinin bugün küreselleşen dünyadaki bilim üretimine dahil olamaması, hala üniversite-devlet-milli kültür ekseninde, finansal ve yönetimsel özerklik çekişmeleri ile varlıklarını sürdürmeye çalışması, işin kötü tarafı. Bunun iyi bir tarafı ise Amerikan üniversiteleri gibi, fabrikalara dönüşmeden doğru modeller yaratabilecek şanslara hala sahipler. Ne var ki, Türkiye’deki son dönemdeki özel diye tabir edilen, vakıf üniversiteleri gitgide bu fabrika modelindeki eğitim çarkını oluşturmaya başlamış durumdalar. Pek çoğu da sahiplerinin şirketlerine eleman yetiştirme ideali ile kurulan bu üniversitelerin bilimsel gelişimi sağlayabildikleri henüz söylenemez.
Aslında mimarlık dışındaki alanların fakülte yapılarından, bunların üniversite modellerinden bahsetmem çok da doğru olmaz, çünkü hakim olduğum alanlar değil. Yine de hissetiğim kadarı bu fakültelerde araştırma ve geliştirme çalışmaları, ilgili bilim alanlarında kullanılacak araçlar olarak kullanılabiliyor. Özellikle tıp fakülteleri, bazı mühendisilik bilimleri ve belki işletme fakültelerindeki eğitimin yanısıra yapılan araştırmalar ilgili sektörlerde pratik araçlara dönüşebiliyor.
Mimarlık fakültelerinin ise üniversite yapısı içinde biraz talihsiz bir yeri var. Hep kendilerini doktorlar ve hukukçular ile karşılaştırmayı seçen mimarların elindeki bilginin gücü, imar faaliyetlerinde hemen hemen hiç kullanılmazken, doktorlar ve hukukçular olmadan tıp ve hukuk var olamayacak bilim alanları konumdalar. Mimarlık bilgisinin, şehirlerin ve yapıların imarında hala elzem bir bilgi olmamasından dolayı, mimarlık fakültelerinde yapılan araştırmalar da hali ile profesyonel hayatta yararsız çalışmalara dönüşüyor. Öncelikle mimarlık fakültelerinin bu açıdan kendilerini sorgulamaya başlaması gerekiyor. Bilim üretiminde geri planda kalan mimarlık fakültelerinde üretilen tezlerden, araştırmalardan, yapılan onca akademik çabadan mimarsız sürüp giden imar faaliyetlerindeki kurum ve kişilerin faydalanmasını beklemek bir yana, bu araştırma ve çalışmalardan pratik yapan mimarlar ve inşaat sektörü de faydalanmıyor. Bugün inşaat malzemesi ve teknolojisi konusundaki yeniliklerin hemen hemen hepsi üniversitelerden değil bu sektördeki şirketlerden gelmekte. Pratik olarak mimarlık fakültelerinin imar faaliyetlerine katkısını bir yana koyarsak, teorik olarak da üretilen söylemlerin dinlendiği bir ortam ne yazık ki oluşmuyor. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum değil elbette, dünyadaki pek çok mimarlık fakültesinin içinde bulunduğu durum da bundan farklı değil.
Araştırmaları işe yaramayan, akademik çalışmaları ile profesyonel meslek alanına katkıda bulunamayan mimarlık fakülteleri bugün meslek adamı yetiştiren okul seviyesinden öteye geçemiyor. İşin garip tarafı mimarlık fakültelerinin içinde bulundukları durumu kavrayamamış olması. Odaklarını daha iyi mimarlık eğitimine kaydırarak meşruiyetini korumaya çalışan mimarlık fakültelerinin bu işi de ne kadar iyi yaptığı sorgulanmalı.
Bugün kaç mimarlık fakültesi mezunlarının takibini yapıyor? Mezunlarının profesyonel hayatta okulda aldıkları eğitimleri nasıl kullanabildiğini, sanmıyorum ki hiç bir mimarlık fakültesi değerlendiriyor olsun. Oysa mimarlık fakültelerinin artık tek kayda değer üretimi mezunları. Ancak okulların ürünü olarak nitelendirebileceğimiz mezunlarının performansları ile ilgilenmediği için kendi üretim sürecini de sorgulamıyor ve geliştiremiyor. Bugün en basitinden bir buzdolabı fabrikası, ürettiği her buzdolabını fabrikadan çıktığı andan itibaren tüm tarihini ve performansını izleyip değerlendirip, bu bilgiyi daha iyi buzdolapları üretmek için kullanırken, üniversitelerin mezunlarından bu kadar kopuk olması ilginç bir duyarsızlık.
Mimarlık fakültesinin mimarlık üretiminden bu kadar kopuk olmasının bir diğer nedeni de akademik ve profesyonel dünyanın arasındaki alışverişin sadece kariyer şirketleri ve gazetelerin eleman ilanları tarafından sağlanması. Bugün hemen hemen hiç bir mimarlık ofisi mimarlık fakültelerine nasıl mimarlara ihtiyacı olduğunun bilgisini vermez, mimarlık fakülteleri de bunu merak etmezler zaten. Mezunların ve çalıştıkları ofisin yöneticilerinin şikayetçi olduğu bu sistemde mimarlık fakültelerinin durumdan görev çıkarmaması gerçekten giderilmesi gereken ciddi bir sorun. Öyle ki, pek çok ofis sahibi esas mimarlık eğitiminin kendi ofislerinde verildiğini iddia edebilir.
Mimarlık ofislerinin ve inşaat şirketlerinin de, alışverişin doğası gereği, mimarlık fakülterine bazı faydaları sağlaması gerekiyor. Bu alışverişin verimli olduğu bazı dönemler kimi üniversitelerde gerçekleşmedi değil. Örneğin Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin bir dönem Türkiye’nin önde gelen mimarlık ofislerinin sahiplerine stüdyo dersi vermesi, jürilerine katması sonucunda bu ofisler okul ve mezunları ile doğrudan bir ilişki kurdu, bazı mezunlar o ofislerde çalışmaya başladı. Yine de bu ilişki sürekli ve uzun vadeli olmadığı için eğitime dönemsel bir faydadan fazlasını sağlayamadı.
Öte yandan Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Programı bu sıkıntıların farkında olarak kurulan ve yeni açılımlar doğurabilecek bir yapı olarak önemli vaatlerde bulunuyor. Öncelikli olarak bu program, stüdyo ağırlıklı bir model benimseyerek ve stüdyo yürütücülerinin tamamını mimarlık ofislerinin sahiplerinden seçerek mevcut akademik ve profesyonel dünya arasındaki kopukluğun üstesinden gelmeyi hedefliyor. Bu programın mezunlarının pek çoğunun tıpkı Londra’daki AA veya Boston’daki GSD’de olduğu gibi, bu veya benzeri ofisler tarafından işe alınacağı şimdiden aşikar. Sadece stüdyoların profesyonel dünya ile ilişki kurması bir yana, daha akademik tabir edebileceğimiz teorik derslerinin de profesyonel hayatın eksenine paralel bir çizgide verilmesi de bu mimarlık eğtiminde akademinin gerçek hayatla yeniden buluşması açısından önemli. Mezunları ve gerçek dünya ile ilişkisini koparmadığı sürece programın kendini sürekli yenileyerek Türkiye’deki mimarlık üretimine ciddi katkısı olacağı ve yeni açılımlara neden olacağı şimdiden seziliyor.
Türkiye’deki mimarlık fakültelerinin de kendi eğitim modellerini ciddi sorgulamalara tabi tutması, güncel mimarlık üretimindeki rollerinin hesabını yapmaları, eğitimin yanısıra araştırma ve geliştirme misyonlarını yeniden kazanmaları gerekiyor. Aksi takdirde zaten mimarsız üretime aşina olan inşaat sektörü kendi teknikerlerini yetiştirecek ve mimarlık fakülteleri kendi meşruiyetlerini yavaş yavaş kaybetme aşamasına gidecekler.
