Page 1 of 212»

Monatsarchiv für December 2007

 
 

The Lost Room

Son zamanlarda izlediğim en başarılı dizilerden biri. Sonuna doğru fantazinin sınırları abartılarak zorlansa da, tüm hikayenin bir motel odası ve buradaki eşyalar üzerinden kurulması ilginç. Cağdaş bir “Alice Harikalar Diyarında” uyarlaması. (ATK’ya teşekkürler bu arada)

Mimarlıkta cesaret

tercuman binasi

Gunay Çilingiroğlu’nun eski Tercüman Binası, bugünlerde temizleniyor. Metobolist akımın izlerini de görebileceğimiz Türkiye’deki en başarılı yapılardan biri olduğu kesin.

Vapur Tasarımları Neden Yıllar Geçtikce Daha Kötü Oluyor

Artık gemi tasarımlarını sadece mühendisler yapıyor anlaşılan. Estetik oran, renk, doku, ölçek bilgisi olmayan kişilerce tasarlanıyor sanırım bu yeni gemiler. Çok fonksiyonel olduklarına şüphe yok ama gözü tırmalayan birşeyler var hep. Kıyaslamalarla daha iyi anlaşılıyor. Yeni araba vapurumuz suya inmiş. Eskilerin yanında biraz acemice tasarlanmış, derme çatma bir görüntüsü var.


Suhulet 2007


Suhulet 1871(Dünyanın ilk araçlar icin yapılmış vapuru imiş)


Selamiceşme (1990′lar)

Mimarların Planeteryum Sevdası

Planetaryum neden bu kadar çekici bir fonksiyon oluyor mimarlar icin? Şekil itibarı ile tasarımlara uyarlanması zor bir formu var zaten. Fonkisyon ise artık sıkıcı bir aktivite, oturup yıldızları gezegenleri izliyorsunuz. Bundan 50 sene once belki ilginç olabilecek bir etkinlik icin hala ısrar edilmesi cok manasız.(Bir de helikopter platformu merakı var, o da ayrı bir hikaye.)

Kültür Merkezi >< Merkezi Kültür

“Kültür Merkezi” ne kadar anlamsız bir terim haline geldi. Mimarlık fakültelerinin değişmez bitirme projesi konusu. Hemen hemen tüm mimarlar oğrenciliğinde bir “Kültür Merkezi” çizmiştir. Hepsinde konser salonu, fuayesi, sergi salonları, prova odaları, kostüm depoları… Senaryoya göre her akşam dolup taşacak, artık hangi şehirde veya semtte yapılıyorsa oranın “kültürel aktivite ihtiyacı”nı giderecek… Aktivite derken konser, opera, bale, tiyatro… Aklınıza sanat denince ilk gelenler sanat alanları. “Kültür Merkezleri” senelerdir Türkiye’de “Merkezi Kültürün” evleri olarak hayal edildi, oyle davranıldı.

AKM yapıldığında opera, bale, senfonik müzik denince Türkiye’deki merkezi kültür alanlarını anlaşılıyor, ya da anlaşılması arzu ediliyordu. AKM’de bu kültür alanlarının merkezi idi… AKM’nin yıkılıp yeniden yapılma temennisi, bu kültür alanlarının artık merkezde değil kenarda kalmış olmasından kaynaklanıyor. Artık kültür ve kültürün ana ifade aracı olan sanat çok merkezli, hatta merkezsiz. Bu yüzden “Kültür Merkezi” lafı da içi boşalmış bir laf. Bir yapının “Kultur Merkezi” olması için hangi sanat disiplinlerinin evi olması gerekiyor? Sinema mı, hip-hop mu, video-art mı, Türk Halk Muziği mi, folklor mu, tiyatro mu? Hepsinin birden olduğu durum mu?

Devlet “Artık bu ‘Kültür Merkezi’ beni ifade etmiyor, yıkıp yeniden yapacağım” diyor. Hemen hemen herkes de AKM’nin mimarisine, bir simge olarak binaya odaklandı. Oysa devlet, ben artık “kültürün ve sanatın himayesini yapamıyorum” demek istiyor. “Benim benimsediğim, geliştirmek istediğim sanatlar AKM’de vücut bulanlar değil, ben Osmanlı kültürünü, Türk-İslam sanatını geliştirmek, yaymak istiyorum. Klasik sanatlar ilgi alanıma girmiyor, daha da ötesi çağdaş sanat, deneysel tiyatro, video sanatı, grafik tasarım sanatı, elektronik müzik, animasyon, dijital sanatlar gibi yeni alanları özel kurumlar geliştirsin, korusun.” diyor.

Klasik sanatlara merakım hemen hemen hiç olmadı, olamadı. Opera, bale, hatta tiyatro bana hiç hitap etmedi, edemedi. Ama yine de bu sanat alanlarının yok olmaması gerektiğini savunuyorum. Eskiden merkezde yer alan opera-bale-senfonik müzik, tiyatro gibi klasik sayılabilecek sanat alanlarının himayesini, merkezi devlet sosyal bir görev olarak üstlenmezse özel sektör hiç benimseyemez. AKM’nin işletmesi özelleştirildiği anda bu sanat alanları iyice sahipsiz kalacak demektir. Oysa AKM bir yapı olarak kültür mirası olduğu gibi, içerdiği fonksiyonlar itibarı ile de bir kültür mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği kültürel dönşümün mirasıdır, sadece yapısı ile değil, iceriği ile birlikte. Ancak görünen o ki, İstanbul bir 15-20 sene icinde opera oynanmayan, senfonik müzik çalınmayan, balesi olmayan bir metropol olma yolunda.

Yeni sanat disiplinleri için ise yeni mekanlardan çok yeni öznelere ihtiyaç var. Bu kültür alanlarını genişletme enerjisi olan, sürdürülebilir kurumlar, yapılar gerekiyor. Bu yapıların binaları, mekanları nasılsa bulunur İstanbul’da. Mesele mimarlık değil aslında.

Mimarlık Ortamında Kamusal Bulanıklık

Kamusal alan, kamusal mekan, bu mekanların üretiminde güdülen ideoloji, başta mimarlar olmak üzere herkesin imar faaliyetleri ve mimarlık üzerindeki kafa karışıklığı, kısaca kamusal bir kakofoniden söz etmek mümkün bu aralar.

“Kamusal Alan” kavramı Türkiye’de gündelik konuşma dilimize yerleşeli çok olmadı, en fazla on yıllık geçmişi vardır. Genellikle Türkçe’de birbirleri yerine kullanılmaya meyilli olduğumuz kamusal alan ve kamusal mekan terimleri aslında özünde Habermas’ın İngilizceye Public Sphere olarak çevrilen Öffentlichkeit kavramı ile ilişkilidir. Türkçe’de ise ‘Kamu’ kelimesi genelde Devlet ile ilişkilendirilmiştir. Meral Özbek’in ifadesi ile “… gündelik konuşmada ‘kamu’ dendiğinde hemen devlet gelir aklımıza; devlet idaresi, organları, kuruluşları, görevlileri ya da etkinlikleri gibi şeyleri, devlete ait ya da devlet kontrolünde yürütülen resmi bir alanı kastederiz. Halbuki, Habermas’ın dediği gibi, kamusal alan herşeyden önce toplumsal yaşamımızda kamuoyunun içinde oluştuğu alandır.”


Den ganzen Beitrag lesen…

“…tasarımı bir yaşam biçimi olarak benimsemiştir.”

Tasarımı bir yaşam biçimi olarak benimsemek nasıl oluyor?

Yaşam biçimleri hangi kriterlere göre ayrılıyor?

Trafik’te kaybolan paralar

Bugün = 1.5 saat gidiş - 2 saat dönüş = 3.5 saat

Ortalama 2 milyon kşi?i her gün köprülerden karşıya geçiyor, akşam dönüyorlar.

Ortalama bir araç 1 saaten kısa sürede karşıya geçemiyor.

Toplu taşıma araçlarını da sayarsak ortalama her araçta 2 kişi olduğunu düşünebiliriz.

2 kişi x 2.000.000 araç x 2 saat x 22 gün = 176 milyon saat/ay.

Bir kişi çalıştığında saatte yaklaşık 10 YTL kazansa (vergiler dahil ortalama 1760 TL/ay)

176milyon saat x 10 TL = 1.760.000.000 TL/ay (1 trilyon 760 milyar TL = 1 Milyar Euro)

1 milyar Euro x 12 ay = 12 Milyar Euro her yıl trafikte beklerken kaybettiğimiz para.

(Beklerken, dur kalk yaparken harcanan fazla yakıt haric! Ve sadece İstanbul’da…)

Deprem kutularına ne oldu?

İstanbul’da deprem konteynerleri vardı bir zamanlar. İçinde jenaratorler, battaniyeler, ilk yardım malzemeleri… Sonra reklam mecrasına dönüştü bu felaket kutuları (Yangın tuplerine reklam almak kimsenin aklına gelmemiş bugüne dek galiba?) Kimi zaman bu özenerek yapılm?ş turuncu çelik kutuların oturduğu zemin düz olmazdı. Bir köşesine dengeli dursun diye parke taşları filan koyarlardı. Ne oldu bu deprem kutularına acaba?

Nuri Bilge Ceylan’s Istanbul

Some shots from Nuri Bilge Ceylan, the acclaimed photographer of Turkey who also has awarded films. I personally think he should do more photography than films.


Ships in the Bosphorus, 2004


Sultanahmet square in winter, 2004


Stormy weather on the Galata bridge, 2004


Golden Horn, Istanbul, 2004


Curved street in winter, Istanbul, 2004

-->
Page 1 of 212»
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Meta

Search

Archive