Page 1 of 212»

Sessiz bir carpışma

santralistanbul’u ilk kez İstanbul Mimarlık Bienali’ne İstanbul’da uygun bir yer ararken Eylem Ertürk ile birlikte ziyaret etmiştik. O zamanlar sadece Santral diye anılıyordu ve tam anlamı ile şantiye bile sayılamayacak bir safhadaydı. Ayağımızda büyük sarı çizmeler ve başımızda baretlerle proje yöneticisi Akın Barlas ile girebildiğimiz tüm büyük hacimlere girip çıkmıştık. Güvercin pisliklerinden ve yılların birikimi olan çamur ve pastan içerideki makineler zar zor görünüyordu. Bu makinelere birer çatı olması için yapılan iddiasız, ancak iddiasız olduğu kadar da etkileyici bu terk edilmiş mekanlara, yılların ihmalkarlığı ile neredeyse elle tutulacak kadar somut bir hüzün sinmişti. Sadece makine ve kazan binaları değil, 120 dönümlük arazinin tümüne sinmiş bir histi bu. Kömürden kararmış, çamurlaşmış zeminde sarmaşıklarla dolanmış, ıslah edilmemiş ağaçların arasında gelişigüzel dağıtılmış gibi görünen, işçi lojman binaları ve ufak tefek bir iki atölye binası da, bu biraz karamsar biraz da melankolik havayı pekiştiriyordu.


Devam | Continue…

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 12. February 2008 | Architecture | Comments

| Email This Post Print This Post

XLounge by Mark Wentzel

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 16. January 2008 | Design | Comments

| Email This Post Print This Post

Illusion Series - Erika Lovqvist


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 16. January 2008 | Design | Comments

| Email This Post Print This Post

Terminus

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 12. January 2008 | Uncategorized | Comments

| Email This Post Print This Post

The Lost Room

Son zamanlarda izlediğim en başarılı dizilerden biri. Sonuna doğru fantazinin sınırları abartılarak zorlansa da, tüm hikayenin bir motel odası ve buradaki eşyalar üzerinden kurulması ilginç. Cağdaş bir “Alice Harikalar Diyarında” uyarlaması. (ATK’ya teşekkürler bu arada)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 21. December 2007 | Uncategorized | Comments

| Email This Post Print This Post

Mimarlıkta cesaret

tercuman binasi

Gunay Çilingiroğlu’nun eski Tercüman Binası, bugünlerde temizleniyor. Metobolist akımın izlerini de görebileceğimiz Türkiye’deki en başarılı yapılardan biri olduğu kesin.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 19. December 2007 | Architecture | Comments

| Email This Post Print This Post

Vapur Tasarımları Neden Yıllar Geçtikce Daha Kötü Oluyor

Artık gemi tasarımlarını sadece mühendisler yapıyor anlaşılan. Estetik oran, renk, doku, ölçek bilgisi olmayan kişilerce tasarlanıyor sanırım bu yeni gemiler. Çok fonksiyonel olduklarına şüphe yok ama gözü tırmalayan birşeyler var hep. Kıyaslamalarla daha iyi anlaşılıyor. Yeni araba vapurumuz suya inmiş. Eskilerin yanında biraz acemice tasarlanmış, derme çatma bir görüntüsü var.


Suhulet 2007


Suhulet 1871(Dünyanın ilk araçlar icin yapılmış vapuru imiş)


Selamiceşme (1990′lar)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 11. December 2007 | Design | Comments

| Email This Post Print This Post

Mimarların Planeteryum Sevdası

Planetaryum neden bu kadar çekici bir fonksiyon oluyor mimarlar icin? Şekil itibarı ile tasarımlara uyarlanması zor bir formu var zaten. Fonkisyon ise artık sıkıcı bir aktivite, oturup yıldızları gezegenleri izliyorsunuz. Bundan 50 sene once belki ilginç olabilecek bir etkinlik icin hala ısrar edilmesi cok manasız.(Bir de helikopter platformu merakı var, o da ayrı bir hikaye.)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 10. December 2007 | Architecture | Comments

| Email This Post Print This Post

Kültür Merkezi >< Merkezi Kültür

“Kültür Merkezi” ne kadar anlamsız bir terim haline geldi. Mimarlık fakültelerinin değişmez bitirme projesi konusu. Hemen hemen tüm mimarlar oğrenciliğinde bir “Kültür Merkezi” çizmiştir. Hepsinde konser salonu, fuayesi, sergi salonları, prova odaları, kostüm depoları… Senaryoya göre her akşam dolup taşacak, artık hangi şehirde veya semtte yapılıyorsa oranın “kültürel aktivite ihtiyacı”nı giderecek… Aktivite derken konser, opera, bale, tiyatro… Aklınıza sanat denince ilk gelenler sanat alanları. “Kültür Merkezleri” senelerdir Türkiye’de “Merkezi Kültürün” evleri olarak hayal edildi, oyle davranıldı.

AKM yapıldığında opera, bale, senfonik müzik denince Türkiye’deki merkezi kültür alanlarını anlaşılıyor, ya da anlaşılması arzu ediliyordu. AKM’de bu kültür alanlarının merkezi idi… AKM’nin yıkılıp yeniden yapılma temennisi, bu kültür alanlarının artık merkezde değil kenarda kalmış olmasından kaynaklanıyor. Artık kültür ve kültürün ana ifade aracı olan sanat çok merkezli, hatta merkezsiz. Bu yüzden “Kültür Merkezi” lafı da içi boşalmış bir laf. Bir yapının “Kultur Merkezi” olması için hangi sanat disiplinlerinin evi olması gerekiyor? Sinema mı, hip-hop mu, video-art mı, Türk Halk Muziği mi, folklor mu, tiyatro mu? Hepsinin birden olduğu durum mu?

Devlet “Artık bu ‘Kültür Merkezi’ beni ifade etmiyor, yıkıp yeniden yapacağım” diyor. Hemen hemen herkes de AKM’nin mimarisine, bir simge olarak binaya odaklandı. Oysa devlet, ben artık “kültürün ve sanatın himayesini yapamıyorum” demek istiyor. “Benim benimsediğim, geliştirmek istediğim sanatlar AKM’de vücut bulanlar değil, ben Osmanlı kültürünü, Türk-İslam sanatını geliştirmek, yaymak istiyorum. Klasik sanatlar ilgi alanıma girmiyor, daha da ötesi çağdaş sanat, deneysel tiyatro, video sanatı, grafik tasarım sanatı, elektronik müzik, animasyon, dijital sanatlar gibi yeni alanları özel kurumlar geliştirsin, korusun.” diyor.

Klasik sanatlara merakım hemen hemen hiç olmadı, olamadı. Opera, bale, hatta tiyatro bana hiç hitap etmedi, edemedi. Ama yine de bu sanat alanlarının yok olmaması gerektiğini savunuyorum. Eskiden merkezde yer alan opera-bale-senfonik müzik, tiyatro gibi klasik sayılabilecek sanat alanlarının himayesini, merkezi devlet sosyal bir görev olarak üstlenmezse özel sektör hiç benimseyemez. AKM’nin işletmesi özelleştirildiği anda bu sanat alanları iyice sahipsiz kalacak demektir. Oysa AKM bir yapı olarak kültür mirası olduğu gibi, içerdiği fonksiyonlar itibarı ile de bir kültür mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği kültürel dönşümün mirasıdır, sadece yapısı ile değil, iceriği ile birlikte. Ancak görünen o ki, İstanbul bir 15-20 sene icinde opera oynanmayan, senfonik müzik çalınmayan, balesi olmayan bir metropol olma yolunda.

Yeni sanat disiplinleri için ise yeni mekanlardan çok yeni öznelere ihtiyaç var. Bu kültür alanlarını genişletme enerjisi olan, sürdürülebilir kurumlar, yapılar gerekiyor. Bu yapıların binaları, mekanları nasılsa bulunur İstanbul’da. Mesele mimarlık değil aslında.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 10. December 2007 | Uncategorized | Comments

| Email This Post Print This Post

Mimarlık Ortamında Kamusal Bulanıklık

Kamusal alan, kamusal mekan, bu mekanların üretiminde güdülen ideoloji, başta mimarlar olmak üzere herkesin imar faaliyetleri ve mimarlık üzerindeki kafa karışıklığı, kısaca kamusal bir kakofoniden söz etmek mümkün bu aralar.

“Kamusal Alan” kavramı Türkiye’de gündelik konuşma dilimize yerleşeli çok olmadı, en fazla on yıllık geçmişi vardır. Genellikle Türkçe’de birbirleri yerine kullanılmaya meyilli olduğumuz kamusal alan ve kamusal mekan terimleri aslında özünde Habermas’ın İngilizceye Public Sphere olarak çevrilen Öffentlichkeit kavramı ile ilişkilidir. Türkçe’de ise ‘Kamu’ kelimesi genelde Devlet ile ilişkilendirilmiştir. Meral Özbek’in ifadesi ile “… gündelik konuşmada ‘kamu’ dendiğinde hemen devlet gelir aklımıza; devlet idaresi, organları, kuruluşları, görevlileri ya da etkinlikleri gibi şeyleri, devlete ait ya da devlet kontrolünde yürütülen resmi bir alanı kastederiz. Halbuki, Habermas’ın dediği gibi, kamusal alan herşeyden önce toplumsal yaşamımızda kamuoyunun içinde oluştuğu alandır.”


Devam | Continue…

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 09. December 2007 | Uncategorized | Comments

| Email This Post Print This Post
-->
Page 1 of 212»
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Meta

Search

Archive